Ana Sayfa Güncel DUYMAYA ALIŞIK OLMADIĞINIZ SESLER

DUYMAYA ALIŞIK OLMADIĞINIZ SESLER

2
0

Baharın gelişiyle menekşe çiçeklerine bürünen karşımdaki Erguvan ağacının bu gösterisi uzun sürmez…

Doyumuma izin vermeden birkaç günde çiçekler kaybolur…

Adanın yeşili de uzun sürmez…

Nisan ortalarında kurumaya, sarı dikenlere bırakmaya başlar yerini…

Doğanın aşka çağrısı bu kadar kısa ömürlü olmamalı…

Ciddiye aldığım şeyler azaldı, saçma bulduğum şeyler çoğaldı…

Yaşadıkça yalnız kendi çevresinde değil, kendi içinde de yalnızlaşıyor insan…

Başkalarıyla değil, kendisi ile konuşur daha çok..

Bu peronda son bekleyişi bu..

Son yolculuk…

Bavulu yok, omuz çantası bile yok..

Akşam oluyor…

Bir koltuğa çöküyor…

Ve çayını yudumlarken, artık kuru otlarını temizlemeyi ihmal ettiği dağınık bir bahçeye bakıyor.

Dağınık bir bahçeyi düzenli bir bahçeden daha çok sevdiğini yeni farkediyor…

Eskiden çok değerli bulduğu bazı şeylerin birdenbire nasıl değersizleştiğini, değersiz bulduklarının ise ne kadar değerli olduğunu da ansızın farkediyor…

Sınırları belirlenmiş bir hayatın en değerli şeyinin zaman olduğunu neden bu kadar geç anladı diye düşünürken, yapmak istediği herşey yarım kalmış gibi hayıflanıyor..

Dostoyevski idam mangasının karşısına geçerken “Yaşamak için bir şansım daha olsa, bir tek saniyeyi bile boşa geçirmezdim” diye düşünmüştü…

Bir mucize oldu…

Hayatı son anda bağışlandı…

Hayatta kaldı…

Ancak o gün kendi kendine verdiği sözü tutamadı…

***

Montaigne’ye sormuşlar:

-Ölümden korkuyor musun?

-Hayır demiş… Neden korkayım ki, ben var iken o yok, o varken de ben yokum!

Beethoven’in ölürken son sözü neymiş bilir misiniz?

-Komedi bitti!

Mozart ne demiş:

-Ölümün tadı dilimin ucunda… Bu dünyada olmayan bir şey hissediyorum…

Hegel’in son sözüne bayıldım:

-Sadece bir kişi beni anladı, o da gerçekten anlamadı…

***

Vazoya koyduğum kızıl ve mor güller soldu.

Atmaya kıyamıyorum…

Biz adalıyız…

Ulusal kimliğimiz adalı kimliğimizden sonra gelir…

Bu adada yaşayan insanlar uğrunda ölmeye değmeyen şeyler için hayatı hep ıskaladılar…

Doğumdan ölüme kadar sanki hep borçlu olarak yaşadılar…

Bütün taksitleri ödedi, ama vatan borcu hiç bitmedi ölene kadar…

Sadakatin ve ihanetin tadı aşkın tadını bastırdı…

Sevgilisine “ibadetim sensin” diyen şaire hayranım…

Sevgiliye ibadet edenin kılıç kuşanmasına gerek yok…

Ah, anlayabilseydiniz keşke…

Marşlara bandolara gerek yok…

Bol yıldızlı karanlık bir gecede gökyüzüne dalıp giden kadının hayallerini hiç merak etmediniz mi?

Çıplak ayaklarını suya daldırırken aklından neler gelip geçtiğini…

Bir sabah uyanır, kötü rüyalar gördüm, der..

Anlat desen de anlatmaz…

Anlatırsa gerçek olacağından korkar..

Severse, hala okul şarkıları çağıran bir çocuk gibi sever…

Şimdi buralarda papatyalarla örülen bir mayın tarlasında yürür gibi geçer zaman..

Ve askeri tatbikatın tamamlandığı bir poligonda bir çocuk patlamamış bir bombaya basmasın diye dua eder..

Milli birliklerin değil, aşkın otağı olan bir yurtta yaşamanın tatlı hayaliyle geçen bir ömür…

***

Markette genç bir adama rastladım güneyde…

Tanıdı beni…

Adı Murat, inşaatta vinç operatörü…

İki de küçük çocuğu vardı yanında…

Biri Alex…

Diğeri Maria…

-15 yıldır bu tarafta yaşıyorum, dedi… Bize o tarafta hayat hakkı tanımadılar…

Büyükler gibi el sıkıştı benimle çocuklar…

Bir fotoğraf çektik birlikte…

Giderken baktım arkalarından…

“Barış bu olmalı işte” dedim kendi kendime…

***

Biz adalıyız ve adalı olmanın bütün duaları ve bedduaları gelir geçer üstümüzden..

Bazan “Dogville” filmine benzetirim burayı…

Ve bazan da yeryüzünün bir cennetine…

Bazan hiç pişmanlık duymamış bir toplu katliam canisi geçer bu dar sokaklarda yanımdan belki de farketmem…

İçinden geçtiğim köylerde, tecavüze uğramış kadınların sessiz çığlıklarını duyarım bazan…

Mangal yakarlar sonra, acıların üstünden yarım yüzyıl geçince…

Eskiyen ağıtlar neşeli türkülerle örtülür..

Sanki burada bunlar hiç yaşanmamış gibi sürüp giden hayat hüzünlendirir beni mükellef bir sofrada rembetiko ezgileri dinlerken…

***

Bir haftalığına olsun, menekşe çiçeklerini benden esirgememeliydi Erguvan…

Söz vermiştim oysa ona..

Açılmayan kapıları bir daha çalmam…

Sonunda hiçbir ışık görünmeyen o karanlık tünellerde bir daha boğulmam…

Ne siyasi övgü, ne de yergi var bu yazıda…

İlk sözü yoktu, son sözü de yok!

Şener LEVENT

NİSAN 15/ 2026

Avrupa

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz