Kamuoyunda tartışılan Ceza Muhakemeleri Usulü değişikliği, “masumiyet karinesi” ve “adil yargılanma hakkı” söylemleri üzerinden tartışılmaktadır. Ancak yasa metni ve yapılan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkını daraltan yeni bir sansür anlayışına işaret etmektedir.
Sorun gerçekten peşin hükümlü yayınlar ve dijital linç kültürü müdür, yoksa gazetecilik faaliyetinin kendisi mi hedef alınmaktadır? Mevcut düzenleme, peşin hükümlü yayınları, suçlayıcı dili veya yargıyı etkileyebilecek yayın biçimlerini hedef almak yerine, isim ve fotoğraf kullanımını cezai yaptırım konusu haline getirmektedir. Oysa bir kişiyi suçlu ilan etmekle, kamu yararı taşıyan bir olayda kişinin kimliğini haberleştirmek aynı şey değildir.
Örneğin “katil yakalandı” şeklindeki bir ifade, isim kullanılmasa dahi masumiyet karinesini ihlal edebilir. Buna karşılık “zanlı mahkemeye çıkarıldı” ifadesi, kişi adı açık olsa bile hukuki sınırlar içinde kalabilir. Dolayısıyla mesele, haberin dili, bağlamı ve peşin hüküm üretip üretmediğidir. Çözüm ise gazeteciliği suç haline getirmek değildir.
Masumiyet Karinesi Kimlik Sansürüne İndirgenemez
Bugün dünyanın hiçbir demokratik hukuk düzeninde masumiyet karinesi yalnızca “isim gizleme” seviyesinde yorumlanmamakta, bu konuda herhangi bir cezai yaptırım uygulanmamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında temel ölçüt, kişinin devlet yetkilileri veya medya tarafından peşinen suçlu ilan edilip edilmediğidir. Yani tartışılan şey, haberin dili, yargıyı etkileme ihtimali, peşin hüküm üretip üretmediğidir. Tartışılan şey gazeteciliğin kendisi değil!
İngiltere’de medya kuruluşları devam eden davalarda son derece hassas yayın ilkeleriyle hareket eder. Ancak bu durum zanlı isimlerinin kategorik olarak yasaklandığı anlamına gelmez. Almanya’da kişilik hakları güçlü biçimde korunurken dahi, kamu yararı taşıyan olaylarda basının haber verme hakkı tamamen ortadan kaldırılmaz. Fransa’da ise özellikle kamu görevlileri ve toplumsal etkisi bulunan davalarda kamusal denetim ilkesi öne çıkar.
Çünkü demokratik toplumlarda basın yalnızca bilgi aktaran değil, kamu gücünü denetleyen bir mekanizmadır.
“Kamuya Mal Olmuş Kişi” Tartışması Gerçek Sorunu Gizliyor
Yasa tartışmaları sırasında sıkça dile getirilen “kamuya mal olmuş kişiler için istisna getirilebilir” yaklaşımı da son derece sorunludur. Gazeteciliğin temel ölçütü kişinin ünlü olup olmaması değildir. Temel ölçüt, olayın kamusal niteliği ve toplumun bilgi edinme hakkıdır.
Bir bakanın, bürokratın, iş insanının, sendika yöneticisinin veya herhangi bir yurttaşın dahil olduğu olay, eğer kamusal sonuçlar doğuruyorsa haber değeri taşır. “Kamuya mal olmuş kişi” kavramı zamanla hukuku keyfileştiren ve eşitsiz uygulamaların önünü açan bir zemine dönüşeceği açıktır. Çünkü bu durumda ortaya, “Kim “kamuya mal olmuş kişi” sayılacaktır?”, “Siyasi figürler mi?”, “Sosyal medya fenomenleri mi?”, “Büyük şirket sahipleri mi?”, “Yerel ölçekte tanınan kişiler mi?” sorularını çıkararak hukuki belirsizlik yaratır.
Üstelik isim yasaklarının olduğu ortamlarda, bunun yanında Kıbrıs’ın kuzeyi gibi küçük bir toplumda çoğu zaman kişiler yine tahmin edilmekte, bu durum da dedikodu, ima ve spekülasyon kültürünü büyütmektedir.
Gazetecilik açık bilgiyle çalışır. İmalı karanlıkla değil. Dolayısıyla mesele, “bazı kişilerin ismi yazılsın mı yazılmasın mı” tartışması değildir. Mesele, kamusal olayların şeffaf biçimde haberleştirilip haberleştirilemeyeceğidir.
Kamusal Denetim Neden Önemlidir?
Yakın geçmişte dünyanın birçok ülkesinde büyük yolsuzluk, şiddet, istismar ve organize suç dosyaları, kamuoyunun bilgilenmesi sayesinde görünür hale gelmiştir.
Katolik Kilisesi’ndeki çocuk istismarı skandallarından Harvey Weinstein soruşturmasına kadar pek çok olayda yeni mağdurların ortaya çıkması, zanlıların kamuoyunca bilinmesi sayesinde mümkün olmuştur.
Bugün birçok ülkede tecavüz, dolandırıcılık, insan ticareti ve organize suç dosyalarında yeni tanık ve mağdurların sürece dahil olması, yayınlanan haberler sayesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca bireyin korunması değildir.
Mesele aynı zamanda toplumun, adalete erişim hakkı, kamusal denetim hakkı ve devlet gücünü sorgulama hakkıdır.
Sosyal Medya Sorunu Gazetecilere Fatura Edilemez
Yasa savunusunda uzun uzun anlatılan temel problem, sosyal medya linci, dijital zorbalık, algoritmik teşhir, hakaret kültürü ve kontrolsüz dolaşımdır. Ancak burada çok ciddi bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Sorun olarak tarif edilen şey bizzat egemenlerin eliyle de yaratılan sosyal medya kaosuyken, çözüm olarak gazetecilerin hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakılması tercih edilmektedir.
Oysa sosyal medya kullanıcıları ile gazetecilik faaliyetini aynı kefeye koymak demokratik toplum açısından son derece tehlikelidir. Bir haberin altına yapılan yorumlardan gazeteci sorumlu tutulamaz.
Sosyal medyada yaratılan nefret kültürünün faturası basın özgürlüğüne kesilemez.
Gerçek çözüm, etik dışı dijital yayınlara yönelik etkili mekanizmalar kurulması, unutulma hakkının geliştirilmesi, dijital platformların sorumluluğunun artırılarak temas kurulması, tekzip ve düzeltme yollarının hızlandırılması ve kişilik haklarını ihlal eden yayınlara karşı hızlı hukuki koruma sağlanmasıdır.
Ancak mevcut yasa bunların hiçbirini yapmamakta, doğrudan gazeteciliği cezalandırmaktadır.
Kamuoyu En Kritik Anda Karanlıkta Bırakılmak İsteniyor
Yasa savunusunda “yasak yalnızca yargılama süreci boyunca geçerlidir” denilmektedir. Oysa toplumun bilgiye en çok ihtiyaç duyduğu dönem tam da budur. Polis uygulamalarının hukuka uygun olup olmadığı, tutuklamaların keyfi olup olmadığı, yargının eşit davranıp davranmadığı, kamusal gücün kötüye kullanılıp kullanılmadığı tam da soruşturma ve yargılama sürecinde denetlenebilir. Mahkeme bittikten sonra yapılan haberlerin kamusal etkisi doğal olarak azalır.
Dolayısıyla yasa fiilen, kamuoyunu en kritik anda karanlıkta bırakılacak sonucu üretmektedir.
Yakın geçmişte dünyanın birçok ülkesinde yaşanan hukuk skandalları göstermiştir ki şeffaflığın azalması adaleti güçlendirmez, tam tersine keyfiliği büyütür.
ABD’de George Floyd davasından Fransa’daki polis şiddeti tartışmalarına kadar birçok olayda kamusal görünürlük, devlet gücünün sorgulanabilmesini sağlamıştır. Kıbrıs’ın kuzeyinde de yakın dönemde yürütülen bazı soruşturmalarda kamuoyunun süreçlere müdahil olması, gözaltı uygulamaları ve koşulları, kelepçe görüntülerinin ve yargı süreçlerinin tartışılması sayesinde mümkün olmuştur.
Etik, Hapis Tehdidiyle İnşa Edilemez
Yeni yasa savunusunda, etik haberciliğin korunmak istendiği ifade edilmektedir. Ancak etik, ceza tehdidiyle inşa edilemez. Gazeteciliğin zaten evrensel etik ilkeleri vardır! Peşin hükümden kaçınmak, kişilik haklarına saygı göstermek, doğruluğu teyit etmek, masumiyet karinesine uygun yayın yapmak. Sorun etik ihlalse çözüm, gazeteciliği suç haline getirmek değildir.
Bir gazeteciyi bir yıllık hapis tehdidiyle karşı karşıya bırakmak etik üretmez. Otosansür üretir! Bu yasa ile birlikte gazeteciler artık yalnızca haberi değil, hapis riskini de düşünmek zorunda kalacaktır.
Toplumun haber alma hakkı korku atmosferi içinde korunamaz. Basının özgür olmadığı yerde yalnızca gazeteciler değil, halkın gerçeğe erişim hakkı da cezalandırılmış olur.
Mesele Tek Bir Yasa Değil, Toplumu Susturma Girişimidir
Üstelik bu girişim, tek başına değerlendirilmesi gereken münferit bir düzenleme değildir.
Son dönemde gündeme taşınan Bilişim Suçları Yasası değişiklik önerileri ile Ceza Yasası değişiklikleri birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo çok daha kaygı vericidir.
İnternet yayınlarının, sosyal medya paylaşımlarının, dijital ifade alanlarının, haber içeriklerinin, kamusal eleştirilerin ve düşünce açıklamalarının giderek daha fazla cezai yaptırım tehdidi altına alınması, toplumun tümüne yönelik sistematik bir baskı atmosferi yaratmaktadır.
Gazetecilerle başlayan cezalandırma sürecinin zamanla akademisyenlere, sendikalara, aktivistlere, yurttaşlara ve muhalif görüş açıklayan herkese doğru genişletilmesi riski artık açık biçimde görülmektedir.
Halkın Konuşamadığı Yerde Hukuk, Yalnızca Güçlülerin Lehine Çalışan Bir Mekanizmaya Dönüşür
Dünyanın birçok ülkesinde benzer süreçler yaşanmıştır. Önce “yalan haber”, sonra “kamu düzeni”, ardından “milli güvenlik”, daha sonra ise “toplumsal hassasiyet” gerekçeleriyle getirilen düzenlemeler, zaman içerisinde ifade özgürlüğünü daraltan kalıcı baskı araçlarına dönüşmüştür.
Bugün Rusya’dan Macaristan’a, Türkiye’den çeşitli otoriter rejimlere kadar birçok örnek, basını susturmanın hiçbir zaman yalnızca basını susturmakla sınırlı kalmadığını göstermektedir. Çünkü basının susturulduğu yerde halk konuşamaz. Halkın konuşamadığı yerde ise hukuk, yalnızca güçlülerin lehine çalışan bir mekanizmaya dönüşür.
Demokratik toplumlar, eleştiriyle, görünürlükle, kamusal denetimle ve ifade özgürlüğüyle güçlenir.
Korkuyla, cezalandırmayla ve susturmayla değil.
Bu Dayatma Hepimizin Meselesidir
Bugün karşı karşıya olduğumuz dayatma yalnızca bir yasa değişikliği, basın emekçilerine karşı susturma girişimi değildir.
Mesele, nasıl bir toplumda yaşayacağımız, eleştiri hakkının korunup korunmayacağı, kamunun gerçeğe erişip erişemeyeceği ve gelecekte düşünce açıklamanın suç sayılıp sayılmayacağı meselesidir.
Basın özgürlüğü yalnızca gazetecilerin özgürlüğü değildir. Basın özgürlüğü, halkın gerçeği öğrenme hakkıdır. Ve bu hak, hiçbir gerekçeyle cezalandırma siyasetine kurban edilemez.
Bu Yasa Maddesine Tamamen Karşıyız!
Bu noktada altını açık biçimde çizmek gerekir, sorun yalnızca yasanın bazı maddeleri değildir. Sorun, doğrudan doğruya bu yaklaşımın kendisidir.
İsim ve fotoğraf yasağını cezai yaptırımla dayatan, gazeteciliği hapis tehdidi altına sokan ve kamusal görünürlüğü sınırlandıran bu anlayış, demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Bu nedenle mesele “küçük değişikliklerle düzeltilebilecek teknik eksiklikler” değildir. Bu yasa maddesi, basın özgürlüğüne, kamunun haber alma hakkına, şeffaflığa ve demokratik denetime zarar vermektedir. Dolayısıyla Basın Emekçileri Sendikası olarak bu düzenlemeye kısmi değil, ilkesel olarak karşıyız.
Çünkü özgürlükler, yasakları biraz yumuşatarak değil, ifade alanını genişleterek korunur.
Saygılarımızla
Basın Emekçileri Sendikası
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği



























