Ana Sayfa Güncel Dimitris Hristofyas ölümünün 7 yıldönümünde anıldı

Dimitris Hristofyas ölümünün 7 yıldönümünde anıldı

490
0

Kıbrıs eski Cumhurbaşkanı, Meclis eski Başkanı ve AKEL Merkez Komitesi eski Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas hayata gözlerini kapatmasının 7. yıldönümünde gerçekleştirilen törende anıldı.

Anma töreninde eski Ulaştırma Bakanı Eftimios Flurentzu tarafından dün yapılan konuşma:

Dimitris Hristofyas’ı anma töreninde bu yıl da birlikteyiz. Bunu bir alışkanlık olduğu için ya da etkinliklerimiz takvimine bir tarih daha eklemek için yapmıyoruz. Bunu, ardında öneli izler bırakan ve aynı zamanda bir sorumluluğu miras olarak bırakan insanlar olduğu için yapıyoruz. Dimitris Hristofyas da onu tanıyanlara, onunla birlikte çalışanlara ve hâlâ siyasetin kendine değil insana hizmet edebileceğine inananlara bir sorumluluğu miras olarak bırakmıştır.

Bugünkü anma töreni devam etmekte olan işgal nedeniyle, yine Dimitris Hristofyas’ın köyü olan Dikomo’dan uzakta gerçekleştiriliyor. Anılardan söz ediyoruz ancak karşımızda işgalin açık yarası duruyor. Dimitris 29 Ağustos 1946’da Dikomo’da doğdu. Orada büyüdü, hayatın ilk derslerini orada aldı, emekçi bir ailenin mücadelesini, toplumun değerini ve insanların birbirinin yanında durmasının gerekliliğini orada öğrendi.

Genç yaşta Halk Hareketi Örgütleri’nde, EDON’da ve 1964’ten itibaren AKEL’de yer alması tesadüf değildi. Faaliyetleri fark edilmeden geçilmedi. Ezekias Papaioannu Dikomo’lu o gençte yalnızca aktif bir genç değil, aynı zamanda siyasi düşünceye, kararlılığa ve görev bilincine sahip bir insan görmüştü. Gerçekten de bu ilk tanışma onun yaşam yoluna mührünü vurdu.

Dimitris siyasete ayrıcalıklılar kapısından giren bir insan değildi. O, örgütlü mücadelenin içerisinden geldi. Moskova’da eğitim gördü, Kıbrıs’a darbe ihaneti ve Türkiye’nin istilasından az önce döndü ve mücadele içinde kalmayı seçti. Daha sakin bir hayat isteyebilirdi; istemedi. EDON’da profesyonel kadro olarak çalışmaya başladı. Elisabet Hiratu ile evlendi, ailesini kurdu ve aynı zamanda inandıklarına tamamen bağlı kalmaya devam etti.

Bunu söylüyorum çünkü çoğu zaman eski Cumhurbaşkanlarından söz ederken, unvanların içinde kayboluyoruz. Girne İlçesi Milletvekili, Temsilciler Meclisi Başkanı, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, AKEL Merkez Komitesi Genel Sekreteri. Bunların hepsi önemli görevlerdir. Ancak Dimitris’i tanımlayan bu unvanlar değil, bu görevlerde nasıl hizmet ettiğiydi. Sade, ulaşılabilir, bazen haksızlık hissettiğinde sert, ama her zaman insani. O, iktidar maskesini takmazdı. Bu da muhtemelen siyaseti duygudan, sınıfsal yaklaşımdan ve halk köklerinden uzakta olan bazı ayrıcalıklıların işi olarak görmek isteyenleri en çok rahatsız eden şeydi.

1988’de Ezekias Papaioannu’nun vefatından sonra AKEL Genel Sekreteri oldu. Uluslararası düzeyde büyük değişimlerin yaşandığı zor bir dönemdi. O zaman birçok kişi Sol’un sona erdiğini, sosyal adalet fikirlerinin bittiğini ve dünyanın artık yalnızca piyasa güçlerinin “tanrılığı” altında ilerleyeceğini ilan ediyordu. Dimitris ise geri adım atmadı. İdeolojisini gizlemedi. Solcu olduğunu söylemekten çekinmedi. Yeni koşullar içinde, halktan gelen, yurtsever, enternasyonalist, salonlara sıkışmayıp toplum içinde kök salan bir partiyi canlı tutmaya çalıştı.

2001 ile 2008 yılları arasında Meclis Başkanı olarak, ölçülülük gerektiren bir kurumda hizmet etti. Ölçülüydü ama siyasi söylemini her zaman net tutarak. Siyasi kültüre inanıyordu; bunu yıldönümlerinde kulakları okşayan süslü bir slogan olarak değil, bir yaşam biçimi olarak görüyordu. Evet, farklı düşünmek mümkündür. Evet, karşıt olmak mümkündür. Ama rakibi düşmana dönüştürmemek gerekir. Bu bugün basitmiş gibi duyulabilir, ama aslında hiç de basit değildir.

2008’de halk onu Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak seçti. Bu tarihî bir andı. İlk kez Sol bir siyasetçi devletin en yüksek makamında görev alıyordu. Bazıları onu, daha ülkeyi yönetmeye başlamadan önce, korkular ve önyargılarla karşıladı. Ancak Dimitris, birincil sorumluluğunun ne olduğunu biliyordu: Kıbrıs sorunu. Sadece günlük işleri idare etmek için Cumhurbaşkanı olmadı. Bu görevi hayatının vizyonu olan ülkenin yeniden birleşmesi ve kurtuluşu vizyonuyla üstlendi.

Yönetime gelmesinin ilk günlerinden itibaren, müzakerelerin yeniden başlatılması çabasını en yüksek öncelik olarak belirledi. Tüm zorluklara rağmen, bu dönem Mehmet Ali Talat ile birlikte yakınlaşmalar ürettikleri bir dönem oldu. Mart 2008’de başlayan süreçle Mayıs ayında, Birleşmiş Milletler kararlarında tanımlandığı şekliyle, siyasi eşitliğin olacağı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temeli yeniden teyit edildi. Bunlar içi boş sözler değil, hedeflenilen siyasi yöndü.

Dimitris, birçok kişinin unutmuş gibi davrandığı bir gerçeği biliyordu: Kıbrıslıtürkler olmaksızın bir çözüm olamaz. Kıbrıs Cumhuriyeti iyi dileklerle, sloganlarla ya da mikrofonlardan yükselen hamasi söylemlerle yeniden birleşmeyecek. Siyasi irade, müzakere, tutarlılık, güvenilirlik ve iletişim köprüleri gerekiyor.

Bu yüzden Ledra Palas’taki temaslara, Kıbrıstürk partileriyle yapılan görüşmelere ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesine önem veriyordu. Kendi kişisel bilgime dayanarak söylüyorum: onunla yoğun şekilde bile fikir ayrılığına düşebilirdiniz, ancak tartışma her zaman siyasi argümanlarla ve ülke düşünerek derin bir kaygıyla yürütülürdü.

Elbette görüş ayrılıkları vardı. 2004’te de vardı, sonrasında da. Bunları silmeye gerek yok. Kutsallaştırılmayı kendisi de istemezdi. Ancak önemli olan, onun duruşunun dürüstlüğüydü. Hitap ettiği dinleyiciye göre tutumunu değiştirmezdi. Seçim öncesi başka, sonrası başka konuşmazdı. Çapraz ve ağırlıklı oy gibi konuları dile getirmekten çekinmedi; çünkü gelecekteki bir federal devlette iki toplumun hem kurumsal hem de siyasi düzeyde iş birliği yapmayı öğrenmesi gerektiğini biliyordu.

Hristofyas–Talat yakınlaşmaları çözümü getirmedi, bu doğrudur. Ancak önemli bir zemin, bir içerik bıraktı. Siyasi irade olduğunda müzakerelerin bir tiyatro olmadığının, sonuç üretebileceğinin kanıtını bıraktı. Dikkat çekici olan şudur ki, yıllar sonra o dönemde sert biçimde kolaylıkla reddedilen birçok unsur, daha sonra başkaları tarafından yeniden müzakere zemini olarak kabul edildi. Kıbrıs sorununda aslında başka Cumhurbaşkanları tarafından Kıbrısrum tarafının kabul etmiş olduğu bazı pozisyonlar sadece siyasi çıkar amacıyla, sanki Hristofyas tarafından kabul edilmiş gibi sunuldu.

Bugün durum daha ağırdır. Crans Montana’dan sonra, yaşanan tıkanıklıkların ardından ve Türk tarafının iki devletli çözüm tezini resmî olarak ortaya koymasıyla birlikte, taksim artık uzak bir senaryo değildir. Bu, her geçen gün pekişmekte olan bir tehlikedir. Somut bir müzakere süreci olmadan geçen her yıl nötr bir zaman değildir; oldubittilerin lehine işleyen bir zamandır.

Birleşmiş Milletler son yıllarda yeniden bir yol açmaya çalıştı. Genel Sekreter’in kişisel temsilcisi olarak María Angela Holguín’in atanması, Cenevre ve New York’taki gayri resmî görüşmeler, gençlik, kültür, çevre ve teknik komiteler ile ilgili güven artırıcı önlemlerle ilgili adımlar ve bunun gibi… Bunların hepsinin bir faydası vardır; bunları yok saymamak gerekir. Ancak bunların arkasına da saklanmamak gerekir. Güven artırıcı önlemler çözüm değildir; çözüme yardımcı araçlardır. Eğer bölünmeye alışmak için bir bahaneye dönüşürlerse, asıl anlam kaybedilir.

Eğer Dimitris bugün burada olsaydı, sanırım net bir şekilde şunu söylerdi: çözüm zeminini terk etmeyin. İki devlete kapıyı aralamayın. Vatanın yarısı üzerine oyun oynamayın. Çözüm işgal ve garantilerin sona ermesiyle, Birleşmiş Milletler’in tanımladığı siyasi eşitlikle, tek egemenlikle, tek vatandaşlıkla, tek uluslararası kimlikle federasyon olmalıdır. Kıbrıs’ı ortak vatan olarak kurtarabilecek başka gerçekçi bir yol yoktur. Avrupa Birliği üyeliğimiz ve topluluk müktesebatı her zaman Kıbrıs sorununa çözüm sürecini desteklemelidir.

Ayrıca güvenilirlik konusunda da ciddi olmamızı söylerdi. Çünkü bir ülkenin güvenilirliği beyanlarla, açıklamalarla inşa edilmez; tutarlılıkla inşa edilir. Yarın müzakere masasında ihtiyaç duyacağın şeyi bugün sırf çıkar uğruna kınamadığında inşa edilir. Uluslararası alanda devletin pasaportlar, kayırmacılık, skandallar ve ülkeyi utandıran projelerle anılmaması gerekir. Yurttaşlar çifte standardın değil, adaletin var olduğuna inandığında inşa edilir.

Bir anma töreninde bunları söylemek hiç de memnuniyet verici bir şey değildir. Ama Dimitris, kimilerinin kulaklarını okşayan suskunlukların insanı değildi. Ve Kıbrıs’ın bugün gerçeklere ihtiyacı var. Artan hayat pahalılığı insanları eziyor. Gençler için konut sahibi olmak giderek ulaşılması zor bir hayal haline geliyor. Güvencesizlik artıyor. Yolsuzluklar devlete olan güveni derinden yaraladı. Kıbrıs sorununda ise zaman azalıyor. Bunlar iletişim stratejileriyle değil, siyasetle çözülebilecek meselelerdir.

Özellikle ekonomide, Dimitris haksız ve çoğu zaman acımasız eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Sanki küresel ekonomik kriz yaşanmıyormuş, bankaların büyük sorumlulukları yokmuş, uluslararası baskılar ve Kıbrıs ekonomisinin yapısal zayıflıkları tek bir insanın kişisel eseriymiş gibi ekonomik çöküşün faturası ona kesildi. Hatalar yapılmadığını iddia etmiyorum; yapıldı. Hangi hükümette yapılmıyor ki? Ama hata başka bir şeydir, bir şahsiyete yönelik siyasi suikast başka bir şey. Eleştiri başka bir şeydir, çarpıtma başka bir şey. O dönemde yetkili Avrupa Komiseri’nin Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı açıklamalara rağmen, Kıbrıs’taki sorununun mali değil, bankacılık kaynaklı olduğunu söylemesine rağmen, kimileri bu anlatıyı tekrarlayıp durdular ve hâlâ da tekrarlıyorlar.

Ondan alamayacakları şey, onun sosyal duyarlılığıdır. O düşük gelirli emeklileri, emekçileri, kendi yurdunda mülteci olanları ve güçlü sesi olmayan insanları destekledi. Sosyal politikaları güçlendirdi, çünkü devletin hizmetlerinin sadece rakamlarla değil, en zayıfın yanında nasıl durduğuyla ölçülmesi gerektiğine inanıyordu. Onun siyaset anlayışının ölçüsü buydu: güçlülerin alkışlayıp alkışlamaması değil, insanların günlük hayatta biraz olsun rahatlayıp rahatlamaması.

Bugün önemli olan bir başka şeyi daha hatırlıyorum. 2012 yılında, çok zor ekonomik koşullar içinde Kıbrıs ilk kez Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nı üstlendi. Küçük bir devlet için bu küçük bir mesele değildi. Ve Kıbrıs bu görevi başarıyla yerine getirdi. Bugün, Kıbrıs’ın ikinci kez AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nda bu mesaj yine güncelliğini korumaktadır: Avrupa Birliği üyeliği vasfımız bir vitrin olmamalıdır; barış, sosyal ilerleme, güvenilirlik ve halkımızın haklı mücadelesine destek için bir araç olmalıdır.

Dimitris parti yanlısı bir insandı. Bunu açıkça söylememiz gerekir. O AKEL’i severdi, AKEL’e hizmet etti ve AKEL ile birlikte ilerledi. Ama dar görüşlü bir insan değildi. Farklı siyasi alanlardan insanlarla konuşmayı, iş birliği yolları açmayı ve ilkeleri zedelemediği sürece uzlaşı yolları aramayı bilirdi. Bugün de ihtiyaç duyulan budur: Güçlü bir halk hareketi, güçlü bir AKEL; partinin kendi kendine yeterliliği için değil, emekçilerin, emeklilerin, gençlerin, kendi yurdunda mülteci edilenlerin, desteği olmayan insanların yanında duracak bir güç olmak için.

Siyasetin sıklıkla imaj, algı ve slogan haline geldiği bir dönemde, Dimitris bize siyasetin bir duruş ve bedel olduğunu hatırlatmaktadır. Kimin yanında olduğunu bilmektir. O biliyordu. Emekçilerin, yerinden edilmiş, mahsur olanların, kayıpların ve ailelerinin, çözüm ve barış isteyen Kıbrıslıtürk yurttaşlarımızın, yarım vatan ve yarım gerçekle yetinmeyenlerin yanında oldu.

Bu yüzden onun hatırası sıradan bir hatıra değildir. Onu sadece Cumhurbaşkanı olduğu için anmıyoruz. Onu, Cumhurbaşkanı olduğu halde “Dimitris” olarak kalabildiği için anıyoruz. Güçlü yönleriyle, zayıflıklarıyla, tutkusu, insanlığı ve net kimliğiyle onu hatırlıyoruz. O herkese hoş görünmeye çalışmadı. Kendi yöntemiyle, halkı ve vatanı için doğru olduğuna inandığı şekilde hizmet etmeye çalıştı.

Dimitris Hristofyas’ı en iyi anma büyük sözler söylemek değil, yeniden birleşme mücadelesini sürdürmektir. Dikomo’yu, Girne’yi, Omorfo’yu, Mağusa’yı konuşmalarda geçen sıradan kelimeler haline dönüştürmemek, barikatların varlığına alışılmamak, çocuklarımızın işgal altında büyümesini normalmiş gibi görmemektir. Sosyal adalet, temiz bir kamu yaşamı ve sıradan insanın onuru için mücadele etmektir.

Sevgili Dimitris, biz seni böyle hissettik ve böyle hatırlıyoruz, bil ki hatıran fotoğraflarla, çelenklerle ve yıldönümleri ile sınırlı kalmıyor. Burada, seni unutmayan insanlarla yaşıyor. Kendi yurtlarında mülteci olup bekleyen yurttaşlarımızda yaşıyor. Gelecek talep eden gençlerle yaşıyor. Adalet talep eden emekçilerle yaşıyor. Ve Kıbrıs’ın yeniden tüm evlatlarının ortak vatanı olabileceğinde ve olması gerektiğinde ısrar eden herkesle yaşıyor.

Görevimizi yerine getireceğiz. Gerçeklerle, sorumlulukla, mücadelede birlik içinde ve ülkemizin daha iyi günleri hak ettiğine inançla. Hatıran ebedi olsun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz