Ana Sayfa Güncel Bölünmüş bir ada kendi sözünü söyleyemez

Bölünmüş bir ada kendi sözünü söyleyemez

27
0

Bağımsızlık Yolu Partisi (BYP) Mali Sekreteri Münür Rahvancıoğlu ile konuştuk. Uluslararası dengelerin sarsıldığı, kurumların çatırdadığı bir dünyada Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) Kıbrıs halklarına gerçekten bir çözüm sunabilir mi?

Lefkoşa– Kıbrıs’ın kuzeyi siyasi ve ekonomik anlamda çarpıcı bir dönemim içerisinden geçiyor. ekim 2025’te yapılan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) cumhurbaşkanlığı seçimini Cumhuriyetçi Türk Partisinden (CTP) Tufan Erhürman kazandı. Erhürman’ın bu seçim zaferi, adadaki birleşme umudunu yansıtıyor olsa da somut olarak ne bir söz ne bir eylem söz konusu. Öte yandan Türkiye’nin KKTC etkisi, sadece Kıbrıs siyasetini değil gündelik yaşamı da yakından etkiliyor.

Biz de bu gündemi Kıbrıs’ta federal ve sosyalist bir birlik ajandasıyla hareket eden Bağımsızlık Yolu Partisi (BYP) Mali Sekreteri Münür Rahvancıoğlu ile konuştuk. Uluslararası dengelerin sarsıldığı, kurumların çatırdadığı bir dünyada Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) Kıbrıs halklarına gerçekten bir çözüm sunabilir mi?

‘Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi’ ve ‘Akıntıya Karşı Yazılar’ gibi kitapların da yazarı Rahvancıoğlu, tüm bu sorulara ve fazlasına ayrıntılı yanıtlar verdi…

‘Federal ve sosyalist bir Kıbrıs’

 Bize biraz Bağımsızlık Yolu’nun hikayesinden bahsedebilir misiniz misiniz? BYP kendini  nasıl tanımlıyor?

Bağımsızlık Yolu, aralık 2014’te örgüt, 2018’de ise parti olarak kurulmuş sosyalist bir harekettir. Kıbrıs’ın kuzeyinde, Kıbrıslı Türkler arasında örgütleniyoruz. Temel hedefimiz; emeğin haklarını savunmak, ekolojik sorunlarla mücadele etmek ve kadın özgürleşmesi pratiklerini yaygınlaştırarak hem alan örgütlerinde hem de siyasal alanda görünür kılmaktır.

Kıbrıs sorununda sosyalist bir federasyonu savunurken; Türkiye’nin Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine, ekonomik varlığına ve özgün dinsel yapısına yönelik müdahalelerine karşı duruyoruz.

Tüm bu mücadelenin temelinde ise, emekçi halkın ve işçi sınıfının örgütlü gücü yatıyor. Onların, Kıbrıs’a göçle gelmiş halklarla ortaklaşarak kuracağı mücadelenin, bu sorunlara son verebileceğine inanıyoruz. Mücadelemizi işte bu üç temel ayak üzerinden yürütüyoruz.

Birden fazla Kıbrıs sorunu

Kıbrıs sorununa bakış ve çözüm önerilerini biraz açmak gerekirse, sizin durduğunuz konumu nasıl tanımlamak gerekir?

Kıbrıs sorunu dediğimiz olgu, aslında tek bir sorun değil. Bunu kabul etmekle başlamalıyız.

Türkiye’nin Kıbrıs sorunu başka, Yunanistan’ın başka; emperyalist güçlerin tarif ettiği Kıbrıs sorunuysa onlardan da farklı (Hatta farklı emperyalistler bile birbirinden ayrışabiliyor). Kıbrıs’a sonradan gelenlerin gözünden Kıbrıs sorunu başka, Kıbrıslı Türklerin gözünden başkadır.

Bu farklılık o kadar derindir ki, “Kıbrıs sorunu ne zaman başladı?” sorusuna verilen yanıtlar bile kişiden kişiye değişir. Örneğin, bir Kıbrıslı Elen[1] şovenistine göre Kıbrıs sorunu 1974’te başlamıştır; ondan öncesi ‘sorun’ değildir. Oysa 1960’lı yıllarda da toplumlar arası görüşmeler yapılıyor, sorunun nasıl çözüleceği tartışılıyordu. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti bile, Kıbrıs sorununu çözme iddiasıyla emperyalistlerce kurdurulmuş bir devletti. Sorunun kökeni 1931 İsyanına mı dayanır, 1958 olaylarına mı? Bu tartışmalar derinleşip uzar gider.

Bağımsızlık Yolu olarak, Kıbrıs halkları ve emekçileri açısından sorunu şöyle tanımlıyoruz:

Kıbrıs sorunu, Kıbrıs halklarının adada söz, yetki, karar ve iktidar sahibi olamaması sorunudur.

Kıbrıs’ta yaşayan halklar kendi bugünlerine ve geleceklerine dair söz, yetki, karar ve iktidar sahibi olmadıkça; Kıbrıs bağımsız ve kendi geleceğini tayin eden bir ada haline gelmedikçe bu sorun çözülmez. Toplumların çatıştırılmasının zemini de tam olarak burasıdır. Türkiye ile Yunanistan’ın anlaştığı ya da ayrıştığı noktalar da bu zemin üzerinden anlaşılabilir.

‘Bölünmüş bir Kıbrıs’ın kendi sözünü söyleyecek gücü yok’

Kıbrıs, coğrafi olarak küçük; nüfus olarak da sınırlı bir ada. Ortadoğu’nun göbeğinde, bu denli stratejik bir bölgede ne askeri ne de ekonomik olarak kendi sözünü söyleyebilecek güce sahip değil.

Bu nedenle birleşse dahi egemenliği tartışmalı olacak bir adanın, bölünmüş haldeyken kendi geleceğine dair söz söylemesi mümkün değildir.

Bu yüzden bizim için barış, yalnızca romantik bir arzu değil; nesnel bir gerekliliktir. Elbette, barışı romantik anlamda da istiyoruz. Ama mesele bunun ötesinde: Bu adada ne olacağına, ekonomimizi nasıl yönlendireceğimize, komşularımızla nasıl ilişki kuracağımıza biz karar vermek istiyorsak, birleşmekten başka şansımız yok. Ancak birleşik bir adada -ki o da başlı başına tartışmalıdır- geleceğimize dair söz söyleyebiliriz.

Kıbrıs sorununun çözümü, adada tek bir söz, yetki, karar ve iktidar merciinin oluşmasıyla mümkündür. Bu tarihsel ve nesnel görev ise ancak emekçi sınıflar tarafından başarılabilir.

Çünkü egemenler -kapitalistler, sermayedarlar- bölünmüşlükten beslenir. Kimi Türkiye, kimi Yunanistan, kimi AB üzerinden Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünden çıkar sağlar ve kendi egemenliklerini bu sayede sürdürür. Bizim Kıbrıs sorununa bakışımızın özü bu nedenle Kıbrıs’ın federal bir temelde birleştirilmesidir.

‘Emperyalistlerin tek ilkesi kârdır’

 Ada halklarının haricindeki aktörlerin bakış açısını konuşmak gerekirse neler söyleyebiliriz? BM, zaten sembolik olan önemini kaybederken, AB’nin politik tutumuysa uzun süredir tartışmalı haldeyken Kıbrıs üzerinde ne gibi bir çözüm arayışından söz edilebilir? Uluslararası dengeler emperyalistlerin kas gücü ekseninde şekillenirken Kıbrıslıların umut odaklarında bir değişim gözlemleyebiliyor musunuz?

Tarihsel olarak ‘Türk tarafı’ NATO ekseninde, ‘Rum/Yunan tarafı’ ise BM ve Avrupa ekseninde ilerlerken, zamanla bu kutuplar kaydı. Özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB üyeliğiyle birlikte Kıbrıslı Elen tarafı kendine stratejik bir müttefik bulduğunu düşündü. Ama bu zaman içinde kaydı: Türk tarafı BM’ye doğru evrilirken, Yunan tarafı AB’ye doğru evrildi.

Ama reel politika, halkların menfaatlerine göre değil, o menfaatlerin sömürülmesi üzerine kurulu. Emperyalizmin ilkeleri olduğu ve o ilkelere göre birilerinin yanında ya da karşısında yer aldığı bir mitten ibaret. Emperyalizmin tek ilkesi vardır: kâr, menfaat, çıkar ve stratejik dengeler. İran’da Şah rejimini destekleyen emperyalizm, Suriye’de gerici şeriatçılığı destekleyebiliyor. Venezuela’da seçilmiş bir başkanı kaçırabiliyor.

 Sol-liberal yanılgı

 Bu bir gerçek, ama ne yazık ki bizde bir sorun var: Sol-liberal muhalefet geleneği hâlâ ana akım durumda. Sınıfsal yapı olarak daha çok küçük burjuva bir ülkeyiz. Her ne kadar işçi sınıfı son on yılda kendini ciddi anlamda göstermeye başladıysa da, entelektüel ve tarihsel birikim küçük burjuva bir temele oturuyor. Bu sol-liberal muhalefet kültürü, insanımızın sınıfsal karakteri ve bir şekilde kendini özel hissetme ihtiyacıyla birleşince şöyle bir algı oluşuyor: “Evet Suriye’de öyle, ama bizde birlik emperyalistlerin de çıkarınadır. O yüzden bizi birleştirecekler.”

Bu algı, ‘90’lardan sonra Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte çeşitli anlatılarla beslendi. Önce “Almanya birleşti, Kıbrıs da birleşecek”, ardından “Avrupa’nın son bölünmüş başkenti” söylemiyle pekiştirildi. Ardından 2000’lerin başında “AB burnunun dibinde böyle bir şey istemez” anlatısına evrildi. Şimdi de “Petrol ve doğal gaz çıkacak, güvenli olması için emperyalizm istikrar ister, o yüzden sorun çözülecek” varsayımıyla ilerleniyor.

Halbuki emperyalizm açısından en güvenli olan, başa bir diktatör, mümkünse dinci gerici bir zorba yerleştirmektir. Suudi Arabistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne baksınlar, emperyalizm için güvenli olanın ne olduğunu görürler. Size demokrasi kuracak ya da sizi İskandinav ülkeleri gibi bir noktaya getirecek değiller. Bu bir hayalden ibaret. Ama ne yazık ki böyle bir algı var ve buna karşı mücadele etmek durumundayız.

Bu mücadeleyi nasıl örgütliyorsunuz?

Bu tür konular insanlara soyut geldiğinde sıkılıyorlar ya da duymak istemedikleri şeyleri duyunca rahatsız oluyorlar. Biz de meseleyi gündelik hayata indirerek anlatıyoruz: İngiliz üslerinin Ortadoğu’yu bombalamak için kullanılması, İtalya ve Fransa’nın güneyde askeri varlığı, Türkiye’nin SİHA/İHA üsleriyle Kuzey Kıbrıs’ı NATO çıkarlarına eklemlemesi… Yani adaya dokunan somut örnekler veriyoruz.

Ayrıca eğitim, sağlık, barınma, ulaşım gibi sosyoekonomik sorunların yalnızca Kıbrıs’a ya da bölünmüşlüğe özgü olmadığını; sağlıkta özelleştirme, hak kayıpları, ulaşımın pahalılaşması gibi politikaların AB ülkelerinde ve Kıbrıs’ın güneyinde de aynen uygulandığını gösteriyoruz.

Bu mücadelelerin içinde yer alarak, bizzat örgütleyerek ya da var olan örgütlülüklere destek vererek, yerel sorunlarla küresel sistem arasındaki bağı kuruyoruz. Şu çelişkiyi görünür kılmaya çalışıyoruz: Sizin kurtuluş beklediğiniz yer, aslında kendi halkına bunları reva gören yerdir. Ve siz buna karşı mücadele ediyorsunuz.

Tatar seçimleri neden kaybetti?

Belki biraz daha yerel politikaya gelebiliriz. Kuzey Kıbrıs, son dönemde Türkiye’de de geniş yankı bulan önemli bir seçim-değişim yaşadı. Tatar neden kaybetti?

Ersin Tatar, Kıbrıslı Türklerin iradesi hilafına, AKP’nin doğrudan müdahaleleriyle seçtirilmiş bir cumhurbaşkanıydı. Toplum onu hiçbir zaman gerçek bir cumhurbaşkanı olarak kabul etmedi; görevdeki pratiği de bunu perçinledi.

Seçildikten sonra ne Türkiye nezdinde, ne uluslararası kamuoyunda, ne de toplum içinde saygın bir figür olarak davrandı. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanının sınırlı yetkileri vardır: Yasaları meclise geri göndermek, anayasa mahkemesine yollamak, kararnameleri imzalamak ya da imzalamamak. Tatar bu yetkileri kullanırken dahi saygın bir duruş sergilemedi; aksine karikatürize bir rol izledi. Kendisine oy vermiş taban dahi “Ben buna mı oy verdim?” dedi. Kaybetmesinin ilk nedeni budur.

İkinci neden, kendisini destekleyen UBP, DP, YDP hükümetinin toplum nezdinde tüm saygınlığını yitirmiş olmasıdır. Ekonomi, eğitim, sağlık, istihdam, asgari ücret, özel sektör hakları… Hemen her alanda başarısızlık.

Bunun ötesinde çok ciddi bir yozlaşma ve yolsuzluk batağı var: Sahte diploma skandalları, sahte reçete skandalları, eğitimden sağlığa her alanda usulsüzlükler, üçüncü uyruklu işçilerin Kıbrıs’ın kuzeyine getirilip köle koşullarında çalıştırıldığı kampların ortaya çıkması… Ne fikirsel ne de toplumsal olarak hiçbir saygınlığı kalmamış bir hükümetin adayıydı Tatar.
Üçüncü neden ise Kıbrıs sorununa dair ortaya koyduğu iddiayla ilgili: İki devletli çözüm ve KKTC’nin tanıtılması. Bu konuda hiçbir şey yapmadı.

Bağımsızlık Yolu olarak, bunun mümkün olmadığını zaten biliyor ve anlatıyorduk. Buna güvenerek solun geri kalanından farklı olarak, Tatar’ın cumhurbaşkanlığı boyunca dört-beş kez cumhurbaşkanlığı binasının önüne gidip sorduk: “KKTC’nin tanıtılması için ne yaptın? Nasıl bir yol haritan var? Kimlerle görüştün?” Tanıtılamayacağını bildiğimiz için KKTC’nin tanınması korkumuz yoktu. Ama ortaya bir yanıt konamadı. Bu ciddi bir saygınlık erozyonudur. Tatar aslında bu yüzden kaybetti.

‘Erhurman bir kez bile ‘federasyon’ demedi’

Peki aynı şekilde sormak gerekirse: CTP’nin Adayı Tufan Erhurman nasıl kazandı?

Son seçimler aynı zamanda bir silsilenin sonucudur. Bir yıl önce yapılan ara seçimde CTP ezici bir çoğunlukla kazanmıştı. Yerel seçimlerde de benzer bir durum yaşanmıştı. Bu hükümet bitmiş bir hükümetti ve onun çıkaracağı hiçbir adayın seçim kazanması mümkün değildi.

Ancak Tufan Erhurman’ın yüzde 63 gibi bir oyla kazanması, ne yazık ki Kıbrıslı Türklerin federasyon iradesinin hayata geçeceği anlamına gelmiyor. Çünkü Erhurman bütün seçim kampanyası boyunca tek bir kez bile ‘federasyon’ demedi. “Beni biliyorsunuz, bu konuda kitaplarım var, CTP’nin çizgisi belli” gibi izahlarla, aslında geniş bir manevranın ilk adımı atılmış durumda.

CTP yöneticilerinin ve Erhurman’ın da buna uygun yaklaşımları var. Tatar “Ateşe verilmedikçe görüşmem” derken, Erhurman “Dört maddelik ön şartlarım var, bunlar kabul edilmezse görüşmem” diyor. Aynı yere varıyor aslında.

Erhurman içten içe federasyon istiyor olabilir, bunu bilemem. Ama isteyip de yapamıyorsa, bunun sebebi Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve özellikle Tayyip Erdoğan’ın bu konuda çok net bir sınır çizmiş olmasıdır. CTP ise tarihsel olarak, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren, Türkiye’nin çizdiği sınırlar içinde siyaset yapma kültürünü geliştirmiştir. Bu sınırlara karşı mücadele etme değil, bu sınırlara uyumlaşma üzerinden bir politika izlemiştir.

Bu nedenle biz bu sonucu muazzam bir başarı olarak yorumlamıyoruz. Toplumun değişim ve federasyon istencinin bir yansımasıdır. UBP-DP-YDP hükümetine bir tepkidir. Ancak bu tepki CTP’ye doğru kayıyor. Bir sonraki genel seçimlerde de öyle olacağını öngörüyoruz.

Biz CTP’nin hükümette, Erhurman’ın cumhurbaşkanlığında olduğu ve toplumun yeni bir hayal kırıklığı yaşayacağı döneme hazırlanıyoruz. Bu aşamanın geçilmesi, bunun yaşanması lazım. İnsanlar bir beklentiyle CTP’ye yöneliyor.

Bağımsızlık Yolu olarak bu dönemde de -Tatar’da olduğu gibi- her özneyi kendi iddiasıyla sorgulayacağız. Tatar’ı “KKTC’yi tanıtma” iddiasıyla sorguladık. CTP ve Erhurman’ı da “Kıbrıslı Türklerin Türkiye karşısındaki siyasal, ekonomik ve dinsel farklı kimliğinin savunulması” iddiasıyla sorgulayacağız. Eğer bu sorgulamadan başarılı çıkarlarsa, ne ala, bütün toplum kazanır. Eğer başarısız çıkarlarsa, topluma bir alternatif sunmanın ancak sosyalistlerin, emekçilerin yapabileceği bir gerçeklik olduğunu gösterme fırsatı bulmuş olacağız.

‘Siyasi iradeye müdahaleyle dinsel müdahale at başı gidiyor’

 Türkiye’nin çizdiği sınırlar üzerine.Tabii geleneksel olarak söylediğiniz gibi bir sınır var, AKP’den çok daha önce giden bir sınır var ama son dönemde bu sınırın niteliğinde ya da görünümünde ya da şiddetinde ne gibi bir gözlemler yapabiliyorsunuz? Yeni sınırlar çiziliyor mu ya da son AKP’nin Türkiye’deki biraz da siyasi seyrine bakacak olursak son dönemde bu seyir Kıbrıs’a nasıl yansıyor? Aslında baktığınızda öz itibarıyla çok da bir değişimin olmadığını mı gözlemliyorsunuz?

AKP iktidarı o kadar uzun sürdü ki öncesiyle kıyaslama yapmak anlamlı mı bilmiyorum. Ama şu net: Kıbrıslı Türkler üç ana başlıkta çok ciddi bir saldırı altında: siyasi, ekonomik ve dinsel politikalar.

 En net olanı dinsel politika. AKP öncesinde ‘Yeteri kadar Türk olmadığımız’ eleştirileri alırdık ama ‘Yeteri kadar Müslüman olmadığımız’ kimsenin derdi değildi. Şimdi AKP’nin gözünde asıl mesele bu. Her yere cami açılıyor. Okuldan fazla cami var. Büyük sembolik projeler stratejik yerlere yapılırken, küçük projelerle de her yerde inşaat silsilesi var. Tarikatlar ve gerici cemaatler burada örgütleniyor. Yurtlar, okullar, üniversitelerde ilahiyat fakülteleri, lise düzeyinde ilahiyat kolejleri açılıyor. Dinsel kriter toplumsal bir kritere dönüştürülmeye çalışılıyor: Muteber insan olmanın yolu Müslümanlıktan geçiyor.

Kıbrıs’ın kuzeyinin kendine özgü bir din algısı var, Türkiye ile kıyaslanamaz. Tarihsel koşulların ürünü: Bir yanda Ortodoks baskın toplumla yaşamaktan kaynaklı Müslümanlığına sahip çıkan, diğer yanda bunu Ortadoğu şekilciliğiyle değil bireysel yaşayan bir toplum. Kıbrıslı Türkler dinsel kıyafetli birini gördüğünde rahatsız olmaz. Buna alışkınız; Ortodoks toplumla yaşamaktan dolayı da alışkınız. İster Müslüman, ister Hristiyan dinsel kıyafet olsun, beraber gezmekten, yemekten, çalışmaktan rahatsız olmayız.

 Bu yüzden Kıbrıs’ın kuzeyinde hiçbir zaman ‘başörtüsü sorunu’ olmadı. ’80’lerde de olmadı, ’90’larda da. Türkiye’de başörtüsü sorunu yaşanırken Kıbrıs’a gelip okuyan gençler vardı. En muhafazakarımızda bile bireyin kendi seçimine saygı vardır. Çocukların belli bir kıyafete sokuşturulması söz konusu olduğunda ise işte o tüzük meselesi devreye girdi. Toplum sağcısından solcusuna çok ciddi tepki gösterdi. Dönemin Cumhurbaşkanı Tatar’ın eşi dahi “Ben karşıyım” dedi. Bence Ersin Tatar da karşıydı. Ama o tuttuğu makamdan dolayı söyleyemiyordu AKP ile iyi geçinebilmek için.

 Siyasi baskılara daha öncesinden de alışığız. AKP öncesinde de hükümetlerin oluşumuna karışılırdı ama şimdi partilerin başkanının kim olacağına da karışılıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale ilk kez AKP döneminde yaşanmıyor. 1990 seçimlerine de müdahale edildi. Ama müdahaleler silsilesi değişti. Buraya gönderilen milletvekilleri, valiler, bakanlar, futbolcular, ünlüler… Bunu daha önce yaşamamıştık.

Partilerin kurultaylarına da müdahale ediliyor. UBP’yi ele alalım. Faiz Sucuoğlu partiyi seçime götürdü, birinci parti çıkardı, 5-6 ay sonra istifa etmek zorunda kaldı çünkü AKP onu istemiyordu. Şu anki UBP başkanı hiçbir seçim kazanmadı: Ara seçimi kaybetti, yerel seçimleri kaybetti, cumhurbaşkanlığını kaybetti ama hâlâ başkan. Siyasi iradeye müdahaleyle dinsel müdahale at başı gidiyor.

 ‘Kapkaççı sermayenin’ saldırısı

Kıbrıs’ın kuzeyi bir belirsizlik coğrafyası. Ateşkes var, barış anlaşması yok. Burası aslında bir savaş coğrafyası. Sermaye, uzun vadeli çıkarlarının güvence altında olmadığı yere yatırım yapmaz. Yatırım yapan da ya kirli sermayedir ya da kısa vadede vurup kaçacak olandır. Buna ‘kapkaççı sermaye’ diyoruz.

 2000’lerin başına kadar yatırımsızlıktan dolayı orta ve küçük işletmeler vardı. Şimdi muazzam büyük işletmeler var ama hiçbiri uzun vadeli değil. Aksa en tipik örneği. Gece kulüpleri, kumarhaneler, kara para aklamak için inşaat şirketleri, emlak sermayesi, otogaleriler… Bu sermaye orta ve uzun vadeyi planlamıyor. Vergilendirilmesi, kamusal kaynağa dönüşmesi mümkün değil. Rüşvet ve tehdit sarmalı içinde siyaset kirleniyor, toplum yozlaşıyor.

 UBP başkanları sürekli değişiyor; biri videosu ortaya çıkınca istifa ediyor. Tehdit, şantaj, rüşvet ve parayla siyaset satın alınıyor. AKP dönemine özgü olan şey, bu kapkaççı sermaye yapısının baskın hale gelmesi ve ekonominin vur-kaç sermayesi üzerinden şekillenmesi.

 ‘Yukarıdan çözüm mümkün değil’

 Eklemek istediğiniz yine başka bir nokta var mı?

Gerek Kıbrıs sorunu, gerek dünya ölçeğindeki emperyalist siyasetlerin Kıbrıs sorununa ilişkin bakışı, gerek Türkiye’deki mevcut iktidar yapısı ile ilgili sorunlar gibi tüm bu olumsuzluğun içerisinde, biz Bağımsızlık Yolu olarak şu perspektifi ortaya koyuyoruz:

Sıradan insanların, emekçi halkın, işçi sınıfının gündelik meselelerinin (eğitim, sağlık, ulaşım, barınma) çözümü için yaratılacak bir ideolojik hegemonyaya ihtiyaç var. Bu, hem Türkiye’yle ilişkilerde bir özne olarak emekçilerin ortaya çıkması, hem de Kıbrıs sorununun çözümünde güneydeki insanlarla buluşacak samimi bir barış iradesinin oluşabilmesi için şarttır.

BM’nin, AB’nin lütfuyla ortaya çıkacak yukarıdan aşağı bir çözüme inanmıyoruz. Türkiye’yi, Yunanistan’ı “Senin de çıkarın var” diye ikna ederek bir çözüm olacağını düşünmüyoruz. Toplumsal hayatta emekle sermaye nasıl uzlaşmazsa, uluslararası politikada da emperyalist çıkarlarla halkların çıkarları uzlaşmaz. Bu yüzden “win-win” diye bir şey yok.

Bizim yaklaşımımız şu: Emekçiler kendi gündelik meseleleri üzerinden örgütlenecek, bu meseleleri çözebilmenin yolunun Kıbrıs sorununun çözümünden geçtiğini anlayacak ve “Ücret sorunumuzu çözmek için Kıbrıs sorununu çözmeliyiz” noktasına varacaklar. İşte bu mücadele hattında, Kıbrıslı Elenlerle buluşacağız. Çünkü onlarda da aynı sorunlar var. Ancak bu şekilde, aşağıdan, ortak mücadele içinde bir kardeşliğin yeniden inşa edilebileceğine inanıyoruz. Kavel Alpaslan EVRENSEL

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz